20 Mart 2013 Çarşamba

dağınık, dalgın, sabırsız


Dağınık, Dalgın, Sabırsız[i]

“… Dikkatim dağınık, çok dalgınım. Unutkanım, belki de hatırlamam gerekenler çok fazla geliyor. Hiç bir şeye yetişemiyor, hiç bir ödevimi/işimi zamanında tamamlayamıyorum. Plansızca hareket ettiğimi söylüyorlar. Sonrasını düşünmeden...
Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olarak tanılanmış bir çocuk, genç ya da yetişkin ile psikiyatrının görüşmesine kulak misafiri olanlar, yukarıdakine benzer bir çok yaşantı ayrıntısını öğrenirler. Kişinin yaşına göre ön plana çıkan meseleler değişebilir. Kişi bir çocuk ise, ders dinleme, sınıf ya da ev düzenine uyma, ödevler ve sınavlar, bu uyumsuzluklar ya da görevlerden kaçınma sebebiyle öğretmeni ya da anne-babası ile ilişkilerinde zorlanmalar ağır basar. Çok küçük bir çocuk bu davranışları yaşıyor ise, dil gelişimi gecikebilir, ya da yuvaya ayak uydurmakta zorlanabilir.
‘.. Çok sıcakkanlıyım, kolayca arkadaş oluyorum, ama nedense arkadaşlıklarım (ilişkilerim) pek uzun sürmüyor. Ya da, istediğim kadar derin olmuyor. Annem, babam yanlış kişilerle arkadaş olduğumu söylemiştir hep. Sınıfta arkadaşlarımı güldürmekte, ders kaynatmakta üstüme yoktu. Okul hayatında başarısız, iş hayatında başarılı olan bir çok kişi vardı. Ben de, öyle olurum diye düşünmüştüm.’
Okula başlangıç döneminde ise okuma yazmada gecikme, okul çağında diğer çocuklara kendini kabul ettirmek için zor kullanmaktan başka yol bilemediğinden yalnızlaşma, ön plana geçebilir.
Ergenlik döneminde, yerinde duramama, kıpır kıpırlık genellikle geri gelmemek üzere kaybolur. Yerini telaşa, aceleciliğe, gerginliğe ya da karamsarlığa (görünürde bir “iyimser”liğe, her şeyin kendiliğinden hallolacağına olan bir inanca) bırakır. Dalgınlık, plansızlık, dağınıklık etkisini arttırarak sürer. Hayatın yükleri ve sorumlulukları çoğaldıkça, yetişememe, yetememe kaynaklı sorunlar artar.
‘… Sabırsızım, beklemek en büyük eziyet. İçimden geleni yapmak istiyorum; yaptıklarıma sonradan dönüp baktığımda sonuçlarını pek iyi hesap edememiş olduğumu görüyor, pişman oluyorum.’
DEHB tanısı alanların (ya da almaya uygun davranış ve gelişim profili gösteren çocukların) en az üçte biri ergenlikten başlayarak yetişkin yaşlara sarktıkça çapraşıklaşan, hayatın her alanını etkileyen bir sorun yumağıyla, kaynağını nedenini bilemedikleri bir kaygı ve gerilim duygusuyla karşılaşurlar.
‘… İşin kolayını, kestirmesini  bulmakta ustayımdır. Ama bu bir problem olabiliyor, pek doğru sayılmayan yollardan gittiğim için başımın derde girdiği olmuştur. Tutkuyla bağlandığım uğraşlarımdan bir süre sonra sıkılmış buluyorum kendimi.’
Ödev tesliminde zorlanan öğrenci, taahhütleri, projeleri tamamlamakta zorlanan ya da borçları zamanında ödemekte zorlanan bir birey olarak devam edebilir. Paranın idaresi, ailenin sürdürümü, eş ve çocuklarla ilişkiler, bir türlü istendiği ya da hayal edildiği gibi olmaz, hep bir problem çıkar. Sorumsuzluk, sabırsızlık gibi özellikler çocukluktan  ergenliğe ve yetişkinliğe devam eden etiketler olarak “hiperaktif çocuk”un üzerinde kalır.
‘…Nereden girdim bu işe, dediğim çok olur. Çabuk heveslenir, hevesimi de çabuk kaybederim  Hayatıma dönüp baktığımda, büyük heveslerle başlanmış ama yarım kalmış ilişkilerle, tamamlanmamış işlerle, eksik gedik projelerle doldurmuş olduğumu görüyorum.”
Belki sorunların hepsini, her birini aynı anda ve aynı kişide bir arada görmezsiniz. Hayatın değişik dönemlerinde öne çıkan problem davranışların ortak paydası, görev ve sorumluluk niteliği taşıyan (keyif ya da zevkin bize pek yardım etmediği) durumlarda ortaya çıkmalarıdır. Kişinin yaşına ve içinde olduğu yaşam dönemine bağlı olarak DEHB okul, aile, arkadaşlık, iş ve toplumla ilişkiler alanında zorluklar yaratır.
DEHB’nin tedavi edilmesi, gelişimin yolunun açılması bu zorlukları önlemek, çocuğun ve ergenin hayattan hakkını alabilmesi için bir gereklilik olarak ortaya çıkabilir. “Dikkati bırakalım dağınık mı kalsın, yoksa düzeltilmesi için yardım mı edelim?”in cevabı, psikiyatrın aile ve çocuk/ergen ya da bizzat yetişkinin kendisi ile beraber durumu değerlendirip vereceği karara bağlı olacaktır.
Peki, herkeste olabilecek bu dağınıklık, plansızlık, neden bir problem sayılır? Bu da bir başka modern zaman icadı mı? Dikkat eksikliği, dağınıklık ya da acelecilik gibi hepimizin zaman zaman gösterebildiği tipte davranışları bir sendrom olarak ele almak bir çoğumuza  zor anlaşılır gelebilir. DEHB’deki fark, bu herkeste olabilecek cinsten davranışsal sorunları toplumun yaklaşık yüzde 5-8’inde neredeyse sürekli, birden çok ortamda ve bireyin görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini, gelişimini ve toplumsal hayatta yer almasını engelleyici biçimde yaşanmasındadır. DEHB gelişimin temel ilkelerinden birisi olan hayatın zorluklarına dayanıklılığın gelişmesine (ve buna dayalı olan özgüvenin inşasına) fırsat vermemektedir.


[i] Bu yazıyı ‘Hiperaktif Çocuk Okulda’ (Doğan Kitap, 2011; YY) kitabıma sunuş yazımı güncelleyerek Şalom gazetesi için Mart 2013’te kaleme aldım.




22 Şubat 2013 Cuma

zorbalar kusursuzluk sever


Zorbalar kusursuzluk sever (2010)


Zorbalık bizde olmaz, dendiğini duyduğumda iki anlam aklıma geliyor. Güçsüz ve azınlıkta olanlara yapılanları “normal” görüyoruz, o zaman, ayrı bir kategori açmaya gerek kalmıyor. Ya da, anormal ama bir farklılık, çeşitlilik ve çok seslilik kapsamında değerlendirip, “olur böyle şeyler “ diyoruz.  Olmaz ile olur’un birleştiği bir nokta oluyor.
İki bakış açısının da zayıf gözükene karşı bir alerjisi var. Küçük çocuklarda belki dikkat etmişsinizdir, yaşlılardan, görünür biçimde bir biçim değişmesine yol açmış sakatlığı olanlardan ya da doğuştan gelme yapısal bozukluğu olanlardan bir biçimde tedirgin olurlar. Kusura karşı tahammülün çok az olduğu okul öncesi yaşlarda, “tam” olmayana, eksiği olana karşı beyin çok güçlü sinyaller verir; çocuğun gördüğü “kusurlu”  kişiyi bir biçimde tehlikeli olarak yorumlamasına yol açar. Büyüdükçe, eksikliklerin bütünlüğü, hayatta kalmayı, kişinin genel işleyişini pek değiştirmediğini fark eden çocukların çoğunda bu rahatsızlık kaybolur. Mükemmeliyetçi eğilimlerin giysi, yemek ya da uyku, temizlik gibi hayatın basit ama temel ayrıntılarına yansıyan yanları da takıntı düzeyinde az kişide devam eder.
Ancak, takıntı olarak bilinen ruhsal durumda bozukluğa da yol açabilen düşünce ve davranış değişikliklerinin beyindeki mekanizmasına baktığınızda, “normal” sayılan bireylerde de, aynı mekanizmaların bazı (örneğin, tehlikedeymiş  ve çaresizlik duygusu yaratan) koşullarda aşırı çalışarak, tıpkı küçük çocukluk döneminde olduğu kişiyi başkalarına karşı duyarlılaştırabildiğini görüyorsunuz. Azınlıklara, farklı gözükenlere, rengi, dili, tipi, dili ya da şivesi (ya da siyasi fikri, tuttuğu takım) bizim standartlarımıza göre bozuk olana “antipati”miz, “nereden çıktı bu adamlar” söylemimiz, karşımızdakinin tehlikeli olduğu, bize zarar verebileceği hissi arttıkça düşmanlık beslemeye dönüşebilir. Bir gece önce çay içmeye evine gittiği komşusunu, bir gece sonra bir güruh ile beraberce gelip yok etmekte bir sakınca görmeyen kişinin ruh hali bu mekanizmanın sonuçlarından ibaret olmasa da, geçmiş zorbalığı da belirleyici olabilen mükemmeliyetçiliğin, kendini kontrolda zorlanmanın ve sıradan takıntılarımızın oturaklı bir etkisi var.
Okuldaki zorbaların seçtikleri çocuklara baktığımda, zorbaların insanın nasıl olup da güçsüz, beceriksiz ya da çaresiz olabileceğini kabul etmekte zorluk çektiklerini düşünüyorum. Hepimizin bir ölçüde gördüğümüzde hemen farkına vardığımız, ve bazılarımızın en azından yakınlarında olduğunda rahatsızlık duyabildiği bu güçsüzlüğü, çaresizliği ya da acizliği (biçimsizliği, çirkinliği, şişmanlığı, sıskalığı, kısa boyluluğu, gözlüklü, “çok aptal” vs vs olmayı) bir türlü kabul etmeyince, ya yok etmeye çalışmak, ya da yok olana kadar hırpalamak içinden geliyor. İçinden geleni yapmak, ve bunun başkaları açısından sonuçlarını hesaba katmamak, konusunda cüretlendirilerek yetiştirilmiş (“özgür”) çocukların okul zorbaları arasında başı çekmesi tesadüf mü? “Her şeyin en iyisi”ni yaşamak ilkesi üzerine kurulu yeni hayatların sahibi bir çok anne-babanın en azından çocuklarının tepesine indirdikleri “özgürlük” kavramını bir kez daha düşünmeleri, ya da kendi anne-babalarına sormaları daha mı iyi olur? Cevabı ben de bilemiyorum. Tartışılacak bir konu daha.


karıncaları ezmek


Karıncaları ezmek (2010)

Okulda her ders arasında hangi takıma alınmayacağı tartışılan (ama futbol oynama arzusundan da vazgeçmeyen) küçük çocuk, topa nasıl olup da vuramadığını hep bir olup suratına haykıran sınıf arkadaşlarının tiksintili öfkesinden nereye kaçacağını şaşırdığı günlerden birisinde defterine “kendimi karınca gibi hissediyorum” diye yazdı. Yazdığı notu okuyan babası, şaşkın kızgınlığını bir kenara atmayı her nasılsa başararak, “nasıl bir karınca?” olmak istediğini sordu. “Zehirli bir karınca olmak isterim. Beni yemek isteyenleri zehirlerim”.
Ekim 2010 başında İstanbul’da düzenlenen “okul ruh sağlığı sempozyumu”nda (bkz. www.prep.com.tr) okulda şiddet teması çerçevesinde bir çok konu ele alındı. Sempozyumda okulların psikolojik danışmanlık birimlerinin şiddeti önlemeye dönük projelerini sergiledikleri forumlar, Türkiye ve başka ülkelerden çocuk ve ergen psikiyatrisi ve psikoloji alanından uzmanların yaptığı konuşma ve çalışma grupları yer aldı. Basitçe “Zorbalık” diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz “bullying” üzerine olan konuşmaları yapan Young Shin Kim ve Bennett Leventhal’in Kore ve ABD’de yürüttükleri araştırmalarına dayanarak hazırladıkları seminerlerinde birkaç nokta ön plana çıktı: 1. Zorbalığa uğrayanlar, sonradan başkalarını ezerek durumu toparlıyor gözükseler de, ruh sağlıklarındaki bozulma pek değişmiyor. 2. Zorbalık yapanların herhangi bir tanımlanabilir ruhsal bozukluğu yok; diğer bir deyişle, psikolojik durumlarını zorbalıklarının bir mazereti sayamıyoruz. 3. Tek şartla, daha önce zorbalığa uğradıklarını biliyorsak, bu bir açıklama olabilir.
Burada zorbalık nedir, kavram üzerinde bir sözbirliği oluşturalım: ortada bir güç dengesizliği olması şart. Yaşça, cüssece, toplumsal statüce veya sayıca üstün bir kişi ya da grubun, kendisinden daha zayıf olana yaptığı her türlü zorlama ve aşağılama, zorbalık olarak kabul edilebilir.
Konuyu kabullenmek istemeyen birisinin yapacağı itiraz şu olabilir: “Çocuklar birbirine kötü davranabilirler. Şişko ya da gerzek gibi sıfatlarla aşağılayabilir, birbirlerini itip kakabilirler. Size hiç olmadı mı, ya da siz hiç yapmadınız mı? bırakalım, çocuklar kendi aralarında halletsinler, özgürce...” kendi aralarında (büyükler karışmadan) ve özgürce terimlerinin ilavesi bu ifadeyi itiraz edilemez kılabilir, en azından başlangıçta. Özgür olmanın sorumsuzluk ile sıkça karıştırıldığı bir kültürde, özgürlüğün 1930’ların faşistlerinin dilinde de pek yaygın olmasını hatırlatmak ne işe yarar? (“Arbeit macht frei”, üstelik bunda hem emek/çalışmak hem özgür kelimeleri var)...
Zorbaca davranışların ve tutumların, birbirine denk çocuklar arasındaki itişme kakışmaların veya laf atmaların ötesinde olduğunu belirteyim. Güç dengesizliğinin belirleyici bir önemi olan durumlarda, yetişkinlerin güçsüz olanı korumak gibi bir sorumluluğu doğduğunu yadsımak kolay... Okulların bazılarında güçlünün güçsüzü ezmesini doğallaştıran yaklaşımların dayanak noktalarından birisi (“özgür bırakalım”, “bunlar çocuk”,”olur böyle şeyler” ya da, “kendileri halletsin” tutmadığında) zorbalığa uğrayanın bir biçimde bunu hak ettiği, hak edecek tahrik edici davranışlarda bulunduğu oluyor.
Bu açıklamanın bir tür gerçeklik payı taşıdığını söyleyebilirim; zorbalığa uğrayan çocukların bir kısmı ya farklı, ürkek, tutuk çocuklar, ya da, görünüşte aktif ve agresif, bazen takıntılı ya da asabi, ama bu davranışlarını kontrol edemediği, bir plan ya da kasıt ile hareket etmediği aşikar olanlar. Çok kişinin antipatik bulabileceği, “ama o da öyle olmasaydı, ya da öyle davranmasaydı” diyeceği çocuklar.
Böyle olmalarının başkalarına onlara efelenme ya da onları ezme hakkı verdiği söylenebilir mi? Herkesin devamlı “hassasiyetler”den, “kendi kutsalına” dokunulmaması gereğinden ( “başkalarınınkine dokunulabilir” olarak okuyabiliriz) söz edip, saldırganlığına bunu mazeret kıldığı bir ortamda, okul çağındaki güçsüz, azınlıkta, hatta tek başına olan çocukların ezilmesine, hoyratça bile değil gaddarca kötü muamele görmesine ses çıkartmak dolaysız zorbalığa uğramasanız bile dışlanmanız için bir sebep olabilir.
Çevreye şöyle baksanız, okullarda ya da toplumun bir çok kesiminde, benim zorba diye tanımlayabileceğim davranışları sergileyenlerin genellikle okulun ya da ülkenin “gurur duyduğu”  kişiler sayıldığını görebilirsiniz. Güçsüz, garip ve azınlıkta/yalnız olanların neden öyle olduklarının, ve öyle olmalarının neden çoğumuzun otomatik olarak sinirine dokunduklarının değerlendirmesini başka bir yazıda yapalım. Ama,  hangi noktada olduğumuzu bilsek iyi olmaz mı? “Bizde olmaz” diye başlayan yiğitlik söylemini bir kenara bırakıp, zorbalığa hayatımızda meşru bir yer açıp açmadığımızı irdeleyerek noktamızı aramaya başlayabiliriz. Karıncaları ezmeye devam etmek istemiyorsak...


26 Ocak 2013 Cumartesi

öfkeli çocuk


Öfkeli çocuk
Basket sahası ya da ‘pinpon’ masası kapmak teneffüs zilini sabırsızlıkla bekleyenlerin ana amaçlarından birisiydi. Öğle teneffüslerini ayrı tutmalıyım, orada yemekhaneye koşmak ve masadaki karavanadan en fazla miktarı tabağa doldurmak öncelik kazanıyordu. Macit çıta gibi ince ve hafif olmasının da verdiği süratle herkesten önce basket sahasına varır, arkadan gelenlere bir an evvel gelmeleri için bağırıp çağırmaya başlardı. Kazara başka bir takımdan çocuklar sahaya ondan önce varsa, cüssesinin zayıflığından beklenmeyecek bir kuvvetle onları yakapaça tutup dışarı atmaya kalkışmaktan çekinmezdi. Tiz bir sesle attığı çığlıkların ürkütücü bir yanı olduğunu hatırlarım. Çatık kaşlı, gözleri faltaşı gibi açılmış biçimde üstünüze geldiğinde kontrol edilemez bir öfkenin varlığını hisseden kim olsa, çekinmeyle geri adım atardı. Öğretmenleri de korkutan bu çocuğun öfkesini çekmek istemediğimiz için Macit ile iyi geçinir, ters düşmemeye çalışırdık. Daha küçük gruplar halinde bir araya geldiğimiz zamanlarda onun davet edilmemişliği, grup fotoğraflarında pek yer almamış olması şimdi daha çok dikkatimi çekiyor. ‘Aman Macit aramızda olmasın’ gayreti bilinçli değildi belki, ama Macit hem korkulan hem de istenmeyen, dışlanan bir çocuk olmuştu çoktan. Ona boyun eğerken, öfkesinin hedefi olmamak için eğilip bükülür, kendisini grubun lideri gibi hissettirirken, yalnız bırakmış olduğumuzu bilmiyorduk. Birkaç yıl sonra babası ile annesi ayrılınca, o da annesi ile başka bir kentteki benzer bir okula geçti. Bunu o sene okullar açılıp Macit’in sınıfta olmadığını fark ettiğimizde, aynı mahallede oturan Turan’dan öğrenmiştik.
Onlarca yıl sonra Macit’ten dolaylı bir haber aldım. Rabia tıp fakültesinden sonra psikiyatriye giren çok sayıdaki dönem arkadaşımızdan birisiydi. Çalıştığı klinikte bir sabah vizitinde servise yeni yatan Macit ile karşılaşmasını anlatırken hem ağladı, hem ağlattı: Macit’i görünüşünden değil isminden tanımıştı.
Elli yaşlarında alkol bağımlılığı tedavisi için hastaneye yattığında, bildiğimiz yıllarda bitmek bilmez gözüken öfkesi, saldırganlığı çoktan bitmiş gözüküyordu. Daha doğrusu öfkesinin tek hedefi artık kendisiydi; 2-3 intihar girişimi, depresyon dönemleri, kaybedilen işler ve eşler, yabancılaştığı genç çocukları ile geleceğini kaybetmiş bir ruh durumundaydı. Rabia, Macit’in bizim okuldaki yıllarını da kendisini de pek hatırlamadığını görünce bunu alkolün bellek bozucu etkisine bağlamıştı. Macit’in ne olup da bu noktaya geldiğini pek kurcalamak istememiş, o da bu pek hatırlanmayan şimdi doktor olmuş sınıf arkadaşına fazla ilgi göstermemiş, hastanede kendisi için bir kolaylık bile istememişti. Adeta öfkesinin hayatının bir noktasında sönüp gitmesiyle beraber hayatın anlamı kalmamış gibiydi.

8 Ocak 2013 Salı

Beyin nedir?


Beyin nedir?

1990’larda ABD’de beyin onyılı’nın ilanının ardından hızlanan araştırmalar, beyin dokusunun yapısını ve işlevlerini daha iyi saptayan (fMRI, DTI, MEG vb isimlerle bilinen)tekniklerin gelişmesini sağladı. 1992’de MR görüntülerinde elle tek tek çizerek beyin bölgelerinin hacim ve alanlarını hesaplayarak yaptığım çalışmaları, 2000’lerde güçlü bilgisayar sistemleri çok daha hızlıca yapmaktaydılar. Aynı dönemde insan genomunun haritalanmasının tamamlanmasıyla beraber, ‘tamam, bu işi çözdük’ demek üzereyken, elimizde sadece bir alfabenin bulunduğunun farkına vardık. Alfabeyi bilmek, beynin ve bütün organizmanın şifresini çözme yolunda önemli ama yetersiz bir adımdı. Harfleri biliyorduk, ama beynin dilini anlamaya ve konuşmaya yetmiyordu. Beyin araştırmalarının hızı kesilmedi, sonuçtan uzak olsak da, beynin dilini ‘çatpat’ öğrenmekteyiz. Bu dili (bildiğimiz kadarını) öğrenmek isteyen tıp ya da nörobilim eğitimi almamış ‘öğrenci’ler için hazırladığım ‘ders’in (bir temel seminer) giriş bölümünden bir parçayı paylaşmak istiyorum:

En popüler kelimelerden. TED konuşmalarını analiz eden bir TED konuşmasında en popüler konuşmalarda sıkça kullanılan kelimelerin arasında ‘beyin’ var. Beyin kelimesini bu kadar popüler ve etkileyici kılan ne peki? Beyin bilimlerinin vaadlerinde, insan davranışlarının ‘sırrı’nı çözebilme, kendimizi ve başkalarını daha iyi anlayabilme umudunu besleyen bir yanı var. Ancak, bilim alfabeyi öğrenmenin ötesine geçememişken, tek tek çalışma bulgularına dayalı (pazarlama ya da iş dünyasını hedefleyen) kitap ya da konuşmalar biraz aceleci ve yavan kalıyor. Peki, beyin işleyişini anlamaktan vaz mı geçmeliyiz? Aksine, beyin ve yaşantılarımız arasındaki ilişkiyi anlamaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. Ruh sağlığımızı korumanın, hayatı dolu dolu yaşamanın araçlarından birisi bedenimizi ve beynimizi ‘tanımak’. Nasıl tanıyacağız?

Şeker fabrikaları. Beyin bölgelerinin isimlerini ve hangi durumlarda aktif olduğunu öğrenmek hoş bir bilgi. Örneğin, amigdala’nın korku durumlarında ya da insula’nın tiksinme ile aktifleştiğini biliyoruz. Ancak, aynı hisleri ifade etmek için ‘yüreğim ağzıma geldi’, ya da, ‘bu iş midemi bulandırdı’ demekten fark ne? hangisi daha ‘gerçek’? Bu durum biraz coğrafya dersine benziyor. Ülkemizin şeker fabrikalarının bulunduğu illerin adlarını ezberlediğimiz, ama nerede, nasıl yerler olduklarını bilmediğimiz coğrafya derslerine. Yaşantımızla ilişkisini nasıl kuracağız? Cümlelerimizi süsleyecek, dinleyicileri, okurları etkileyecek bir bilgi olmanın ötesine nasıl geçireceğiz?


Beyin nedir? Beyin insan olmanın gereklerini yerine getirmemizi sağlayan en önemli organlarımızın bence başında geliyor. Geçmiş kuşaklardan aldığımız davranışsal mirasın her kuşakta zenginleşip devamını, bir yandan da dünyayı şekillendirmesini sağlayan, olmazsa olmaz organımız. Beynin önemli ve meşhur parçalarından amigdala’ya dönelim. Amigdala hiç bir zaman yalnız değil; anterior cingulate (çatışmalı durumları ‘fark eden’ bir dedektör gibi) korku devresini harekete geçirecek olasılıkları saptadığında, amigdala’nın çalışmasını tetikler. Bu arada hemen ‘ön komşu’lardan orbitofrontal bölge durumun ne kadar telaşa değer olduğunu değerlendirip kal/git sinyalini hareket sistemine (bazal ganglionlar) ulaştırır. Benzer bir durum ile amigdala tekrar karşılaştığında, kendi otomatik eylem portföyünden önceki durumda ne yaptıysa çekip çıkartacak deneyimi de böylece kazanmış olur. Kolay gözüküyor, değil mi? Eğer beyin sistemleriniz (‘Network’ diyelim)  iyi öğrenen cinsten ise, doğru. Ama öğrenmesi, kayıt sistemleri yeterli değil ise, deneyim ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın, aynı uygunsuz tepki ortaya çıkabilir. Öğrenmeyi sağlayan, davranış mönüsünü oluşturan ise, ‘dikkat’ sistemidir (önden arkaya uzanan bir otoyol gibi, prefrontal/paryetal bir network). Dikkat işlevini değişikliği fark etme ile sınırlamayalım. Durumun içinde olduğu zaman ve mekan (Bağlam) ile ilişkisini kurarak kaydetmeyi sağlayan dikkat sistemi bir ‘executive assistant’ gibi belgeyi uygun klasöre yerleştirmezse, zamanı geldiğinde (aynı durumla karşılaştığınızda) otomatik olarak uygun yanıtı vereceğinize, ‘ne yapmıştık, ne demiştik?’ telaşına düşer, amigdala aktivitenizi eskisinden de güçlü kılarsınız. Yüreğiniz artık ağzınızdan fırlar!